Ankara
İmsak 05:34
Güneş 06:57
Öğle 13:03
İkindi 16:22
Akşam 18:59
Yatsı 20:17
İftara son --:--
blank
Tıklanma: 1

Bir Domatesin Hikâyesi

Bir Domatesin Hikâyesi

“Bu hikâye emektar Akkuzulu Mahallesi domates üreticilerine ithaf olunur.”

Bir fabrikada beni annemden ayırdılar. O zamanlar bir çekirdektim.  İşte o gün gördüm gün yüzünü. Anlam veremediğim bir seri işlemler yaptılar, sonra üzerime insanların ilaç dediği acı bir şey döktüler.

Bana gelebilecek zararları önlemek içinmiş. Sonrasında ben gibi binlercesinle birlikte küçük bir ambalaj içine koydular. O ambalajda ne kadar bekledim bilmiyorum. Ambalaja ışık girmiyordu, gecenin ve gündüzün farkı yoktu. Sadece bazı zamanlar ambalajın hareket ettiğini hissediyordum. En son seferdi ambalaj açılmış, çok uzun süre sonra ışığı tekrar görmüştüm.

Ambalaj açılınca iki tane kadın gördüm. Birisi elli yaşlarında elleri nasırlı, saçlarına ak düşmüş esmer bir kadındı. Diğeri ise yirmilerinde genç esmer bir kadındı.  Genç kadının yaşlı kadının kızı mı yoksa gelini mi olduğunu anlayamamıştım. Derin düşüncelere dalmışken. Ambalajı ellerindeki kaplara boşalttılar. Ben yaşlı kandının elindeki tepsideydim.

Annemden ayrıldığım günden beri ne çok gün geçmişti. Annemi çok özlüyordum. Bunları düşünürken nasırlı elleriyle teyze beni acı bir suyun içine batırdı. Tam bu sırada genç kadın sordu, anne niçin ilaçlı suya batırıyoruz tohumları diye?
Kadın cevap verdi.
-Kurtlar, böcekler topraktayken yemesin diye.
Bu acı zehri benim içindi, benim iyiliğim içindi. Öyleyse annemden ayrılmamın da bir sebebi vardı. Sonra teyze beni acı bir suyun içine batırdı. Sonra sıra sıra dizilmiş, içinde toprak ve doğal gübre ile doldurulmuş binlerce küçük kutucuk gördüm. Daha sonra o teyze nasırlı parmağıyla beni o kutucuklardan birine bastırdı. Kutunun içi karanlık, nemli, sıkıcı bir yerdi. Orada ne kadar kaldım hatırlamıyorum.

Vücudumda hiç bilmediğim bir şeyler oluyordu. Değişiyordum günden güne. Köklerim oluşmaya başlamıştı. Köklerimle suyu ve diğer besin maddelerini alıyordum. Köklerimden sonra yapraklarım çıkmaya başladı. Yapraklarım toprağın üstüne çıkıyordu günden güne. Etrafıma bakındığımda benden daha önce arkadaşlarım çıkmış olduklarını gördüm. Ben çok küçüktüm. Çevreme baktığımda çok büyük olmayan bir yerde olduğumuzu anladım. Acaba dünya burası mıydı? Yoksa biz başka bir yerde miydik? Bazı bazı serayı sulamak, havalandırmak gibi şeyler duyuyordum. Acaba sera denen bir yerde miydik? Bunu çok sonraları anladım.

Diğer domateslerle birlikte büyüyorduk günden güne. O kadar büyüdük ki artık birbirimize çarpıyorduk. Teyze her gün bizi suluyor, toprağımızdaki otları temizliyordu. Anladığım kadarıyla bizi çok seviyordu.

Bir gün bizi tarla dedikleri uzak bir yere götürdüler. Burası sera gibi değildi çok geniş ve engindi. Dünya tarla demekti herhalde. Elleri nasırlı teyze bir bir köklerimizi kutulardan çıkarıyor ve toprağa fideliyordu. Acayip bir şeydi, kendimi gurbete gelmiş sanırken; şimdiye kadar gurbette yaşadığımı anladım. Sıra bana geldiğinde okşar gibi dalımdan tutarak çekti, nasırları bedenimi çizmişti ama hiç acımadı. Toprakta küçük bir çukur kazdı ve beni yerleştirdi. Sonra köklerimi toprakla örttü ve suladı. Bu teyzeyi günlerce gördüm. Artık genç kadını ve yaşlı esmer bir amcayı da görüyordum. Her gün geliyor bizleri kontrol ediyorlardı. Birkaç güne bir suluyorlar, ara sıra çapa yapıyorlar, otlanınca da otları ayıklıyorlardı. Benim bakımım için bazen teyze, bazen amca bazen de genç kadın geliyordu.

Günden güne büyüyorduk. Rüzgâr bedenimiz okşuyor, su ve toprak bizi besliyordu. Sonra sarı sarı çiçek açmaya başladık. Çiçekler yeşil mimik domateslere döşüyordu. Benimde dallarımda sarı çiçekler, minik domatesler vardı. Birçok arkadaşımın domateslerine nişanlar düşmeye başlamıştı. Onların domateslerinin üzerinde allıklar vardı. Çok özeniyordum ama benim domateslerim hala yeşildi. Saatler ve günler geçti benim dallarımda kan kırmızısı, dolgun, sulu domateslerle dolmuştu.  Dallarımdaki domatesleri toplamaya başladılar. Nereye gideceklerini bilmiyordum.

Sonra öğrendim; annelere süt, bebeklere can, olmaya gelmiştim bu dünyaya. İnsanlar bizi tüketecekti, üzülmek yerine sonsuz bir mutluluk duyuyordum. Var olmamın amacını gayesini o zaman anladım. Bize hizmet eden insanlara, börtü böceğe can olmaktı, kan olmaktı amacımız…

Akın Rüyaoğlu 27.06.2013

Bizi sosyal medyadan takip edin

Yorum Yaz

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

blank
Tıklanma: 3

Bizim yönümüz bilim ve şanlı tarihimiz

Türk tarihi dünya tarihinin temelini, gelişmesini ve geleceği inşasını gösterir. Türklerin tarih sahnesinde olmadığını varsayarsak dünya tarihi boş bir kağıt parçası haline gelir. Atın evcilleştirilmesi, kadın hakları( kadının kurultayda, yönetimde söz sahibi olması), zulmedenin cezalandırılması, mazlumun korunması, savaş hukuku gibi konular Türk tarihinde bütün dünya devletleri tarihinden önce hayata geçirilmiş ve uygulanmıştır. Türkler bu gelişmeleri yaşarken Avrupa tarihi bağnaz, üç beş seçilmişin(soylunun) hegemonyasında açlık, kölelik ve zulmü yaşamaktaydı. Özendiğiniz Avrupa’nın özenilecek nesi var ki. Medeniyet dersen kendi tarihine bak, temizlik dersen kendi tarihine bak, bilim dersen kendi tarihine bak( el cezeri, Biruni, Farabi, Harezmi, Ali Kuşçu, Takiyüddin, Nizamül mülk, Tonyukuk, İbnül Heysem). Dünya medeniyetlerin çoğu bu bilim insanlarının keşiflerini, çalışmalarını araştırıp uygular iken biz neden Avrupa’dan alalım. Kendimize geldiğimizde tarihimize baktığımızda nasıl Selçuk Bayraktar’ların, Necmettin Erbakan’ların, Nuri Killigil’lerin, Mahmut Faruk Akşitlerin yetişeğini görüyoruz. Yönümüz ne batıdır ne doğu, yönümüz bilim ve köklü tarihimiz olmalıdır. Hepinize selamlar, sağlıcakla kalın….

Bizi sosyal medyadan takip edin

Yorum Yaz

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.